Makaleler

Sovyet Bilimcilerin Einstein’a Açık Mektubu

İkinci Dünya Savaşı (1939-1945), iki yıl kadar önce bitmiştir. Einstein ve başka bilimciler, Hiroşima ve Nagazaki’de kullanılan atom enerjisinin, uluslar arası bir denetim altına alınması için uğraşmaktadırlar. Atom bombasının kullanılmasının büyük bir silahlanma yarışına yol açacağının farkında olarak barış için seslerini yükseltmektedirler. Einstein, bu konuda uluslar üstü bir “dünya hükümeti” fikrini açıklamıştır. İşte bu fikre karşı zamanın önde gelen Sovyet bilimcilerinden dördü, Einstein’a bir açık mektup yazarak bu görüşünü eleştirirler. Son derece ibret verici bir mektup…

Sergei Vavilov (1891-1951), Alexander N. Frumkin (1895-1976), Abraham Federovich Joffe (1880-1960), Nikolay N. Semyonov (1896-1986, Kimya Nobel 1956), Einstein’a bir açık mektup yazdılar.  Tarih: 26 Kasım 1947

Sovyet gözüyle dünyanın o zamanki görünümünü veren mektup aşağıdaki gibidir:

“ Ünlü fizikçi Albert Einstein  yalnız bilimsel buluşlarıyla tanınmış değildir. Son yıllarda siyasal ve toplumsal sorunlara da büyük ilgi göstermiştir. Radyolarda konuşmakta, gazetelerde yazmaktadır. Kamu yararına çalışan bir sürü kurumda üye bulunmaktadır. Nazi barbarlarını protesto için zaman zaman sesini yükseltmiştir. Sürekli bir barışın savunucusudur. Yeni bir savaş tehlikesine ve Amerika’da askerlerin bilimi büsbütün kendi buyrukları altına alma eğilimlerine karşı çıkmıştır. Einstein’ın tutumu umulduğu kadar sağlam ve açık olmamakla beraber onu bu çalışmalara yönelten insanlığa hizmet aşkı Sovyet bilgilerince ve bütün Sovyet halkınca yürekten alkışlanmaktadır. Ama geçenlerde ileri sürdüğü bazı düşünceler, bize sadece yanlış görünmekle kalmamakta, Einstein’ın o kadar candan benimsediği barış davasına da düpedüz zararlı olmaktadır. Barış için en etkin nasıl çalışılır gibi önemli bir sorunu aydınlatmak amacıyla bu noktaya dikkati çekmenin görevimiz olduğunu düşünüyoruz. Bu bakımdan doktor Einstein’ın taraftar olduğunu söylediği “dünya hükümeti” fikri iyice incelenmelidir.

Bu düşüncenin her kafada öncüleri arasında, sınırsız bir yayılma yolunda onu paravana olarak kullanan damgalı emperyalistlerden başka, kapitalist ülkelerde, işin aslını bilmeden bu düşüncenin akla yatkın oluşuna kendini kaptırmış bir yığın aydın bulunmaktadır.

Serbest düşünceli bu barışçıl kişiler, bir “dünya devleti”nin dünyadaki bütün kötülüklere karşı etkili bir deva, sürekli bir barış için de güvence olduğu inancındadırlar. Bir “dünya devleti”ni savunanlar belli başlı kanıt olarak şunu ileri sürmektedirler: Bu a tom çağında millî egemenlik tarihsel bir kalıntıdan başka bir şey değildir. Belçika delegesi Spaak'ın Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nda ediği gibi modası geçmiş, hattâ «gerici» bir düşüncedir. Doğrusu gerçekten bu kadar uzak bir öneri bulup öne sürmek güç olsa gerek.

İlkönce «dünya devleti» ve «süper devlet» düşünceleri hiç de atom çağının doğurduğu şeyler değildir. Atom çağından çok daha eski düşüncelerdir. Söz gelimi, Milletler Cemiyeti kurulurken bunlar görüşülüp konuşulmuştur.

Ayrıca bu düşünceler zamanımızda hiç de ilerici düşünceler değildir. Bunlar sanayici ülkelerin büyük bir kısmına hakim bulunan kapitalist tekellerin millî sınırları içinde sıkışık durumda bulunduklarını göstermektedir. Bu tekeller, dünyayı içine alan büyük bir pazara, dünya ham madde kaynaklarına, sermayelerini yatıracak başka ülkelere muhtaçtırlar. Politika ve yönetim alanlarındaki üstünlükleri sayesinde, büyük devletlerin bu tekellere bağlı çıkarlarından faydalanarak yeni alanlar elde etmek, başka ülkeleri siyasal ve ekonomik bakımdan boyunduruk altına almak ve orada kendi memleketindeymiş gibi serbestçe hakim rolü oynamak amacıyla devlet çarkını kendilerinden yana işletebilirler.

Geçmişte kendi yurdumuzun başından geçen olaylardan biliyoruz bunu. Çarlık devrinde Rusya, sermayenin çıkarlarına kölece hizmet eden gerici rejimi, ucuz el emeği ve geniş doğal kaynakları ile yabancı kapitalistler için iştah açıcı bir parça idi. Fransız, İngiliz, Belçika ve Alman firmaları ülkemizde, kendi yurtlarında elde edemeyecekleri büyük kazançlar sağlayarak yırtıcı kuşlar gibi beslenmişlerdi. Faizli ödünç paralar vererek Çarlık Rusyasını kapitalist B a t ı’ y a bağlamışlardı. Çarlık hükümeti yabancı bankalardan elde ettiği paralarla devrimci hareketleri amansızca bastırmış, Rus bilim ve kültürünün gelişmesini geciktirmiş ve Yahudi aleyhtarı akımları kışkırtmıştır.

Büyük sosyalist Ekim ihtilâli, yurdumuzu dünya kapitalist tekellerine bağlıyan siyasal ve ekonomik bağımlılık zincirlerini kırdı. Sovyet hükümeti yurdumuzu, ilk defa, gerçekten bağımsız ve özgür bir devlet durumuna getirdi. Sosyalist ekonomimizin, teknolojinin, bilim ve kültürün tarihte şimdiye dek görülmemiş bir hızla ilerlemesini sağladı. Yurdumuzu uluslararası barış ve güvenliğin en sağlam kalesi haline getirdi. Halkımız iç savaşta, bir küme emperyalist devletin müdahalesine ve Nazi istilacılarına karşı girişilen büyük savaşlarda yurdun  bağımsızlığını savundu.

Şimdiyse «dünya süper devleti»nin öncüleri bizden, kapitalist tekellerin dünya egemenliği için göz kamaştırıcı bir bayraktan başka bir şey olmayan bir «dünya devleti» için bu bağımsızlıktan vazgeçmemizi istiyorlar.

Bizden bu çeşit bir şey istemek düpedüz saçmadır. Böyle bir isteğin saçma oluşu yalnız Sovyetler Birliği bakımından değildir, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra birçok ülke, emperyalist baskı ve kölelik sisteminden yakasını kurtarabildi. Bu ülkelerin hakları, iç işlerine yabancıların karışmasını engelleyerek siyasal ve ekonomik bağımsızlıklarım sağlamlaştırmaya çalışmaktadırlar. Bundan başka sömürgelerde ve bağımlı ülkelerde millî kurtuluş hareketlerinin hızla yayılması, artık daha fazla köle durumunda kalmak istemeyen yüz milyonlarca insanda millî bilincin uyanmasını sağladı.

İşe yarar bir sürü sömürme alanlarım kaybeden ve daha fazlasını da kaybetme tehlikesi ile yüz yüze bulunan emperyalist ülke tekelleri, ellerinden yakalarını sıyıran milletleri, şu can sıkıcı millî bağımsızlıktan yoksun bırakmak ve sömürgelerin gerçekten özgür olmalarını önlemek için ellerinden geleni yapmaktadırlar. Bu amaçla emperyalistler askerî, siyasi, ekonomik ve ideolojik   çeşitli savaş yöntemlerine başvurmaktadırlar.

Bu toplumsal düzeni elverişli ve uygun buldukları içindir ki, emperyalizmin ideologları gerçek milli egemenlik düşüncelerini gözden düşürmeğe çalışmaktadırlar. Başvurdukları yöntemlerden biri, onların dediğine göre, kurulduktan sonra emperyalizmi, savaşları, uluslararası düşmanlıkları ortadan kaldıracak ve evrensel yasanın zaferini sağlayacak olan-bir «dünya devleti» tasarısını savunmaktır.

Dünya egemenliğini elde etmek isteyen emperyalist güçlerin sömürme ve yutma istekleri, böylece sahte – ilerici bir düşüncenin görünüşleri ardına saklanmakta ve kapitalist ülkelerde bazı aydınları (bilgin, yazar v. b . ) bu sahte – ilerici düşünce etrafında toplamaktadır.

Geçen Eylül ayında, Birleşmiş Milletler Teşkilatındaki delegasyonlara açık bir mektup yazan doktor Einstein, millî egemenliği sınırlamak amacı ile yeni bir tasarı önermektedir.

Einstein’in düşüncesine göre, Genel Kurul yeniden kurulmalı, ara vermeden çalışan bir dünya parlamentosu haline getirilmeli ve Güvenlik Konseyi’nden daha üstün bir otorite ile donatılmalıdır. Einstein (Amerikan diplomasisini tutanların her allahın günü belirttiklerini tekrarlayarak)  Güvenlik Konseyinin veto hakkı yüzünden felce uğradığını ileri sürmektedir. Doktor Einstein’ın planına göre yeniden kurulan genel kurul son kararı almaya yetkili olacak ve beş büyüklerin oy birliği ilkesi terkedilecektir.

Einstein’m önerdiğine göre Birleşmiş Milletlere katılacak delegeler şimdiki gibi hükümetlerce atanmamalı, halk oyu ile seçilmelidirler. İlk bakışta bu öneri ilerici, hattâ kökten bir değişiklik gibi görünebilirse de bugünkü durumu hiç bir şekilde düzeltemez.

Böyle bir «dünya parlamentosu» seçimlerimin pratik olarak ne olacağını bir düşünelim. İnsanlığın büyük bir bölüğü sömürgelerde ve bağımlı ülkelerde yaşamaktadır. Buralarsa bir avuç emperyalist devletin valileri, askeri birlikleri, mali ve sınai tekellerince yönetilmektedir. Örnek bulmak için çok uzağa gitmeye lüzum yok. Yunanistan’da İngiliz kasaturalarının gölgesinde kıralcı faşist idarecilerin yönettiği referandumun gülünçlüğünü hatırlamak yeter. Ama genel seçimlerin biçimsel olarak yer aldığı ülkelerde de durum daha iyi olmayacaktır. Sermayenin egemen olduğu burjuva demokrasilerinde genel seçime katılma ve oy verme özgürlüğünü gülünç bir oyun haline getirmek için kapitalistler bin bir hile ve kurnazlığa başvurmaktadırlar. Einstein, ABD’de son yapılan kongre seçimlerinde, seçmenlerin yalnız yüzde otuz dokuzunun sandık başına gittiğini hiç şüphesiz bilmektedir. Güney eyaletlerinde milyonlarca zencinin oy hakkından yoksun olduğunu; ya da çoğu zaman yapıldığı gibi, linç edilmek yıldırısı altında, sözgelimi aşırı gerici ve zenci düşmanı olan senatör Bilbo gibi en korkunç düşmanlarına oy vermek zorunda kaldıklarını gene hiç şüphesiz bilmektedir.

Gezgin bir hayat süren, yoksul ırgat ve göçebe milyonları oylarından yoksun etmek için hilelere, özel yoklamalara, özel vergilere başvurulmaktadır. O yaygın oy satın alma usulünden, milyoner gazete sahiplerince yönetilen ve halk yığınlarını etkileme aracı olarak kullanılan gerici basının rolünden söz açmak istemiyoruz.

Bütün bunlar, Einstein’ın ileri sürdüğü biçimde, bir dünya parlamentosu için yapılacak seçimlerin, kapitalist dünyanın bugünkü koşulları altında ne kılığa gireceğini göstermektedir. Böyle bir parlamentonun yapısı şimdikinden daha iyi olmayacak, halk yığınlarının gerçek duygu ve düşüncelerinin, sürekli bir barış için gösterecekleri istek ve umutların karikatürsü bir gölgesi olacaktır.

Bilindiği gibi Genel Kurulda ve Birleşmiş Milletlerin öbür komitelerinde Amerikan delegasyonunun eli altında tıkırında işleyen bir oy mekanizması vardır. Çünkü Birleşmiş Milletler üyelerinin büyük çoğunluğu ABD’ye bağlıdırlar ve dış politikalarını Washington’un isteklerine uydurmak zorunda dırlar. Birçok Güney Amerika ülkesi, sözgelimi tarım sistemi tek ürüne bağlı ülkeler, bu ürünlere belli bir fiyat biçen amerikan tekellerine boyun eğmek durumundadır. Durum bu olunca, Amerikan, delegasyonunun baskısı altında Genel Kurulda efendilerinin buyruklarına uygun oy veren bir çoğunluğun kendiliğinden meydana gelmesinde şaşılacak bir şey yoktur.

Bazı hallerde Amerikan diplomasisi, alacağı tedbirlere dışişleri bakanlığınca değil, Birleşmiş Milletler’in bayrağı altında başvurmaktadır. Ünlü Balkan Komisyonu ya da, Kore’de seçimleri gözetlemek için kurulan komisyon bunun örnekleridir. Birleşmiş Milletleri; Amerika Dışişleri Bakanlığının bir şubesi durumuna sokmak amacıyladır ki Amerikan delegasyonu bir «Küçük Kurul» tasarısını kabul ettirmeğe çalışmaktadır. Amaç, beş büyüklerin oy birliği ilkesi ile emperyalistlerin tasarılarının gerçekleşmesine büyük bir engel olan Güvenlik Konseyinin yerine bu kurulu işletmektir. Einstein’ın önerisi de aynı sonuca ulaşacaktır. Böylece sürekli bir barışı ve uluslar arası işbirliğini kolaylaştırmak şöyle dursun, üstelik yabancı sermayenin alışık olduğu  kazançları elde etmesini önleyen rejimler kurmuş olan milletlere saldırmak için bir paravana ödevi görecektir. Amerikan emperyalizminin durmadan yayılmasını kolaylaştıracak, bağımsızlıkta direnen milletleri bu silâhtan da yoksun bırakacaktır.

Einstein’ın kaderi, ne yazık ki, barışın ve uluslararası iş birliğinin en azılı düşmanlarının aşırı isteklerine ve tasarılarına güçlü  olarak yardım etmek olmuştur. Einstein bu yönde o kadar ileri gitmiştir ki, şayet Sovyetler Birliği bu çeşit yeni bir örgüte katılmak istemezse, öbür milletlerin, Sovyetlerin  ister üye olarak, ister «gözlemci» olarak Örgüte katılabilmesi için bir açık kapı bırakarak onsuz hareket etmekte haklı olacaklarını açık mektubunda önceden belirtmiştir.

Doktor Einstein, gerçekte, amerikan emperyalizmini açıkça savunanlardan ne denli uzak olursa olsun, bu öneri, aslında onların önerilerinden pek az farklıdır. Kısaca bu önerilerin  özü şudur: Birleşmiş Milletler Örgütü, ABD’ nin politikası için bir silâh, yani emperyalist amaç ve tasarıları maskeleyen bir paravana haline getirilemezse bu örgütten vazgeçilmeli, onun yerine, Sovyetler Birliği ile halk demokrasileri dışında yeni bir «uluslararası» örgüt kurulmalıdır.

Einstein bu çeşit tasarıların uluslar arası güvenlik ve işbirliğine ne kadar zararlı (s:99)  olduğunu anlamıyor mu?

Biz Einstein’ın yanlış ve tehlikeli bir yola girmiş bulunduğuna inanıyoruz. Einstein çeşitli siyasal, ekonomik ve toplumsal sistemlerin bulunduğu bir dünyada bir «dünya devleti» ham hayali peşinde koşmaktadır. Elbette, ekonomik ve toplumsal yapıları ayrı olan devletlerin, bu ayrılıklar az olmak şartıyla, siyasal ve ekonomik bakımdan işbirliği yapmamaları için hiç bir sebep yoktur. Ama Einstein sürekli bir barışın ve gerçek bir uluslararası işbirliğinin amansız düşmanlarına serbestçe davranma olanağı veren siyasal bir kukla istemektedir. B. Milletler Örgütünün üyesi olan devletlerin tutmalarını istediği yol, daha güçlü bir uluslar arası güvenliğe götürmemekle kalmayacak, aynı zamanda yeni uluslararası anlaşmazlıklara da yol açacaktır. Sadece ve sadece yeni uluslararası anlaşmazlıkların daha çok savaş anlaşmasına ve kapitalist tekellerin daha çok kazanç sağlamasına yarayacaktır.

E i n s t e i n’ a  bilgin olarak, kamu yararını gözeten barış davası uğrunda elinden gelen çabayı harcayan bir insan olarak çok büyük değer verdiğimiz için son derece açık ve diplomatik süslerden uzak bir dille konuşmayı ödev bildik.

(Albert Einstein, Dünyamıza Bakış, Çeviri: İ. Öztürk,  Alan Yayıncılık s:88-100)      

                                                                                                Hazırlayan:   Ramazan Karakale 

Albert Einstein’ın Sovyet Bilimcilere Cevabı